Untitled Document

BÜYÜKADA
Megale, Prinkipos, Demonissia, Prinkepo... Ya da bugünkü adıyla; Büyükada...

Tarihte, Bizans ve Osmanlı imparatorlarına sürgün yeri olarak hizmet eden Büyükada, bugün; üzerinde yaşayan az sayıdaki eski İstanbul ailesinin ve Marmara'nın bu en güzel adalarının keyfini çıkartmak isteyenlerin gözbebeği durumunda... 

Dönemlerinin dünya hakimi iki büyük imparatorluktan aldığı zengin bir kültür hazinesine sahip Büyükada.

Katolik ve  Ortodoks Kiliseleri, Camiler, Sinagoglar... Burada hepsi yanyana, hepsi içiçe... İbadetini yaptıktan sonra, mabedi ne olursa olsun, aynı restoranda, aynı kafede buluşan onlarca farklı kültürün harmanlandığı Ada halkına “Büyükada”yı sorduğunuzda alacağınız yanıt ortak; huzur...

“Bayındır bir adadır. Yirmi mil genişliktedir.
İki yüz kadar Rum evi vardır.
Dağları kızıl olduğundan, buna Kızılada derler.
Üsküdar toprağına yakındır.
Klisesi, bağı ve bahçeleri,
dört tarafında kalabalık dalyanlar vardır...”

Bu cümlelerle anlatıyor Evliya Çelebi, Osmanlı'nın Ada-i Kebir adını verdiği Büyükada'yı. Gezdiği ve yazdığı tüm o köylerin, kasabaların, şehirlerin aksine, süslemeden, en yalın haliyle...
Çünkü Büyükada, tüm dünyaya baş kaldırırcasına;
saf, doğal ve sevgi dolu... Bir Mesnevi hikayesinden çıkmışcasına,
farklı dinlerin ve milletlerden insanlarının, günümüzde, bu ölçekte bir yerleşim yerinde, sorunsuz bir şekilde yaşadığı nadir yerlerden birisi...